Seydiler Tarihi

Tarihi

 Seydiler, Karadeniz Bölgesi’nin Batı Karadeniz kesiminde Kastamonu İli’ne bağlı bir ilçe merkezidir. Kastamonu-İnebolu yolunun 33. kilometresinde, batı istikametine yönelerek hafifçe kıvrılan Devrekâni Çayı’nın kuzey kıyısında kurulmuştur. Doğusunda Devrekâni, güney batısında Daday, kuzey batısında Ağlı, kuzeyinde Küre ve güneyinde Merkez ilçe ile çevrilidir. Merkez dâhil 10 mahalle ve 15 köyden oluşmaktadır. Denizden yüksekliği 1100 metredir.

 

İlçenin tarihi, Kastamonu’nun genel tarihi ile özdeştir. Sabuncular Köyü Divan Camii’nin 662/1263 tarihinde inşa edilmiş olduğuna göre, Atabeyler (Çobanoğulları) döneminde yani fetihten hemen sonra Türk-İslâm topraklarına katılmıştır. Bu tarihten önce olduğu gibi sonra da bütün tarihi gelişmelerde önemli bir konuma sahip olduğu aşikârdır. Anadolu’nun doğusundan gelip İnebolu’ya ulaşmak için yollara düşen yorgun kervanlara sığınak olmuş, istirahatlarını temin etmiş asırlarca…

 

1868 Yılına kadar Küre Kazası’nın Ağlı Nahiyesi’ne; bu tarihten itibaren Küre’nin Nahiyeye tebdili ile İnebolu’ya bağlı bir köy olan Seydiler, 1926 yılında tekrar ilçe olan Küre’ye,  1944 yılından sonra da ilçe statüsüne kavuşan Devrekâni’ye bağlanmıştır. 1967 Yılında belediye teşkilatı kurulan Seydiler, 08.05.1991 tarihinde Kastamonu ilinin 19. ilçesi olmuştur.

 

Evliya Çelebi’nin Anadolu’nun meşhur yaylaları arasında saydığı yerlerden birisinin ortasında yer alan Seydiler, geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan tipik Anadolu yörelerinden biridir. Fetihten sonra nüfus hareketlerine tâbi tutulan diğer topraklar gibi bu bölgeye de muhtelif vesilelerle ilim adamları, aşiretler ve cemaatler yerleştirilmiştir.

 

Emevî Dönemi’nden itibaren gerek İstanbul kuşatmaları, gerek zulümlerden kurtulmak ve gerekse sırf İslâm’ı yaymak için Anadolu’ya geçerek büyük itibar gören seyyidlerden buralara yerleştirilenler olduğu muhakkaktır.

 

Bilhassa Selçuklu ve Osmanlı döneminde Hz. Peygambere hürmeten onun soyundan gelen seyyidlere edep ve saygıdan asla taviz verilmedi. Osmanlı Döneminde gösterilen hürmet o dereceye ulaştı ki Yıldırım Beyazıt zamanında onlara ait işleri görmek için kendi aralarından “Nakibü’l-eşraf” adıyla bir görevli tayin edildi. Padişahtan sonra devletin en yüksek unvanlı memuru olan bu görevli, seyyidlerin neseplerini kaydeder, doğumlarını ve ölümlerini kayda geçirir, onların âdi işlere ve şanlarına münasip düşmeyen sanat ve mesleklere girmelerine, geçim sıkıntısına düşmelerine engel olur, haklarını korurdu. Aynı sülaleden olmayan evliliklere bile izin verilmezdi.

Her türlü vergiden ve askerlikten muaf tutulan seyyidlere, geçimlerini temin etmek için münasip memuriyetler veya araziler verilirdi. Zekât ve sadaka almaları uygun görülmez, halk içinde tanınmaları için yeşil sarık ve cübbe ile dolaşırlar, resmi dairelerde işleri öncelikle görülürdü.    

 

Buraya adını veren Seyyid Zülfikar ve oğlu Kasım efendilerin kurduğu zaviyenin ilk tesis tarihi hakkında maalesef elde yeterli belge bulunmamaktadır. Bölgenin başka bir isimle anıldığına dair rivayet veya belge bulunmaması, merkezin denizle bağlantısını sağlayan güzergâhtaki bu mevkide sosyal hayatın, zaviyenin kuruluşundan itibaren canlandığı izlenimini vermektedir. Buna istinaden hem zaviyenin tesisinin hem de bu muhitin nüfus bakımından hareketlendiği yılların dergâh camiin minare kaidesindeki 1113/1701 tarihine tekabül ettiğini ifade etmek mümkündür.  Atik tapu kayıtları şimdilik zaviye hakkında bilgi veren en önemli kaynak niteliğindedir. Buna göre zaviye, Seyyid Zülfikar ve oğlu Seyyid Kasım efendiler tarafından 1113 hicri yılına yakın bir tarihte kurulmuştur. Camiin mimari tarzı daha eski tarihli olduğu intibaı veriyorsa da bunu belgeleyecek bilgiler şimdilik mevcut değildir.

 

Şehir merkezine uzak iskân yerlerindeki önemli noktalarda kurulan zaviyelere, halka İslamî hayat tarzını öğretmek şeklinde özetlenebilecek asıl amacından sonra en önemli fonksiyonu olan fukara ve yolcuların barınma ve beslenme ihtiyacını karşılayabilmesi için vakıf gelirleri tahsis edilmesi esastır. O günün şartlarında, bu bölgede bir anlamda devletin halkla irtibatını da sağlayan Seyyid Zülfikar Zaviyesi’ne muhtelif köylerden vakıf araziler tahsis edildiği tapu kayıtları ve öşür defterlerinin tetkikinden anlaşılmaktadır.1289 hicri yılı idarî taksimatına göre Küre Kazası’nda Ortaca, Üyük, Kuzluk, Kepez, Arslanlı, Turplar, Emreler, Demirciler; İnebolu Kazası’nda Erkek arpa; Göl Kazası’nda Halife, Kasaba, Emirler, Şeker; Devrekâni Nahiyesi’nde Bozkoca, Kırvaç, Çayırcık;  Akkaya Nahiyesi’nde Eğerciler ve Kuzyaka Nahiyesi’nde Kıyık, Başmakçı, Terzi, Civciler ve Kaşçılar köyleri zaviyenin vakıf arazisi bu-lunan köylerden bazılarıdır.  

 

Seyyid Zülfikar’ın vefatından sonra oğulları Kâsım ve Ahmet efendiler zaviyenin idaresine iştirak halinde devam etmişler, bunlardan sonra aynı nesilden gelen İbrahim’in oğulları Ahmet ve İbrahim ile Osman, Muharrem, Ramazan, Abdi ve Hüsam isimli zatlar bu görevi birlikte ifa etmişlerdir.

 

Aynı tarihlerde zaviyenin bir şubesi de Demirciler Köyü’nde açılmıştır. Zikredilen belgede geçen, “…el’ân neslinden Muharrem veledi İbrahim Çelebi bâberât imam ve mutasarrıf, Seydi Ahmet Çelebi şeyh olup âyende ve revendeye hizmet ederler” şeklindeki ifadeden bura-daki zaviyenin de aynı vakfın gelirlerinden beslenmek suretiyle halkın hizmetinde olduğu anlaşılmaktadır. Zaviyenin yönetimi aynı zamanda imamet görevini de ifa eden İbrahim Çelebi, şeyhlik görevi de Ahmet Efendi uhdesindedir. Seyyid Ahmet Efendi nesli tarafından idare edildiği tahmin olunan Demirciler Zaviyesi hakkında sonraki tarihlere ait şimdilik başka bir bilgi mevcut değildir. Bu köyün Demirciözü Divanı’na bağlı ve günümüzde Ercek Köyü’nün Belen Mahallesi adıyla bilinen köy olduğu sanılmaktadır. Köyün başındaki mezar-lıkta ve yıkılmış olan eski camiin önündeki türbede medfun olan zatın Seydi Rahman olarak bilindiği ve hicri 1369 yılında 163 yaşında vefat ettiğine dair yazı vardır. Beton duvarla ko-runmaya alınmış olan mezarın şahidesindeki sarığın Seyyid Zülfikar hazretlerinin şahidesin-deki ile aynı olması ve bölgede aynı isimde başka bir köyün bulunmaması bu tahmini kuvvet-lendirir niteliktedir. Ancak bu zaviyenin, Doğanyurt İlçesi’ne bağlı ve halen aynı isimle anılan Demirci Köyü’nde olabileceği de ihtimal dâhilindedir.     

 

Seyyid Zülfikar’ın Türbesi, bugünkü Hacı Sadık Özkan Camiinin kıble tarafındaki hazirededir. Daha önce biraz daha dışarıda yer alan mezarlar bahçeye nakledilerek mermer sandukalar içersine alınmış ve bunlardan birisinin Seyyid Zülfikar’a ait olduğu belirtilmiştir. Camide mu-hafaza edilen türbeye ait kitabede, “Lâilahe illallahü’l melikü’l hakkü’l mübin, Muhammedü’r rasulullahi sâdiku’l va’dil emin. Sahibü’l hayrât ve’l hasenat Hacı Salih Ağa. Türbe-i Seyyid Zülfikar kuddise sırrahü sene 1232”  yazılıdır. Eski Belediye Başkanı Sn. Şevket Gençoğlu’nun özel arşivinde bulunan, şeyhin ailesine mensup bir zâtın mektubunda yazıldığı-na göre burada aileye mensup iki erkek mezarı bulunmaktadır. Seyyid Zülfikar ve diğer büyüklerin kabirleri tarihi Seydiler Camii’nin haziresindedir.

 

Seyyid Zülfikar’ın hangi tarikata mensup olduğu tespit edilememiştir. Ancak türbede ve Ercek Köyü ile Şalgam Köyü’nün Böcek (Gökçek) Mahallesi Camii haziresinde ondört terkli (dilimli) taçların bulunması, Halvetî ya da Aziz Mahmut Hüdai hazretlerinin kurucusu bulunduğu Celvetî tarikatına mensubiyetini işaret etmektedir. Bu tarikatın mensuplarının Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin isimlerinin harf toplamına ve Emevi Abbasi dönemlerinde şehit edilen Hz. Peygamber torunlarının sayısına da işaret eden on dört dilimli tac giydikleri bilinmektedir. (Bkz. Derviş Çeyizi Sh:206; Nurhan Atasoy)

 

Seyyid Kâsım ve Ahmet efendilerden sonra vakfın tevliyet ve camiin imamet ve hitabet görevleri hususunda cereyan eden yazışmalardan Seyyid Zülfikar neslinin oldukça geniş bir aşirete dönüştüğü ve çevre köylere de dağıldığı anlaşılmaktadır.

 

Seyyid İbrahim ve oğlu Ahmet Efendi’nin imamet ve hitabet vazifelerinin kendilerine tevcihini isteyen 1193/1779 tarihli arzuhal ve onun üzerine verilen tevcih beratı, kuruluşu üzerinden henüz bir asır geçmeden idare ve görevler hususunda anlaşmazlıkların başladığını göstermektedir. Dergâh camiin imamı olan Seyyid Hüseyin’in çocuksuz olarak vefat etmesi üzerine bu göreve getirilen İbrahim ve oğlu Ahmet efendiler, başka bir köye yerleşmiş olan Seyyid Hacı Mustafa isimli kimsenin oğulları Mehmet ve İbrahim’in usulsüz biçimde kendile-rine berat aldıklarını iddia ederek kendi beratlarının yenilenmesini istemişlerdir. Atik kayıtlar dikkate alınarak arzuhal sahiplerinin haklı oldukları tescil edilmiş ve beratları yenilenmiştir.

İbrahim Efendi’nin vefatı üzerine 1207/1792 tarihinde imamet görevi oğlu Salih Efendi’ye; Kadızade Ali Efendi’nin vefatıyla 1240/1824 tarihinde bu görev Seyyid Süleyman oğlu İsmail Efendi’ye tevcih edilmiştir.

 

Bir aralık, zâviyedarlardan Seyyid Ahmet ve diğer müştereklerinin birbirine yakın tarihlerde vefatı üzerine hak sahipleri resmi süreci beklerken, Üsküdar sakinlerinden Şeyh Mahmut Sadullah isimli bir zat, hiç ilgisi olmadığı halde bir yolunu bulup berat alarak vakfın idaresini ele geçirmiştir. Bunun üzerine vâkıfın neslinden, ikisinin adı Salih, ikisinin adı Mustafa ve diğerinin adı İbrahim olan beş kişilik bir heyet İstanbul’a giderek arz odasına müracaat edip durumu bildirmek mecburiyetinde kalmışlardır. Kayıtların incelenmesi sonucunda Rumeli Kazaskerliği Makamının 1239/1823 tarihli kararıyla isimleri geçen zatlara beratları verilerek iştirak halinde görevi devralmışlardır.

 

Bu beş zattan Seyyid İbrahim Efendi’nin hicrî 1242/1826 yılında erkek evlat bırakmadan vefatı üzerine hissesi diğer müştereklerine intikal etmiştir. Müteveffanın kızı Şerife Ümmügülsüm Hanım’ın babasına ait hissenin kendisine verilmesi için berat talebi üzerine anlaşmazlık yine mahkemeye intikal etmiştir. Davalılar Seyyid Mehmet ve İbrahim efendilerle birlikte tarafsız bir grup cemaat ve Küre müftüsünün hazır bulunduğu duruşma neticesinde, “vakfiyesi mevcut olmadığı ancak vakfın görevlilerinden birisi erkek mirasçı bırakmadan vefat ederse hissesi teamül gereği diğer erkeklere isabet eder” hükmü verilerek dava reddedilmiştir.  

 

Yine adı geçen Mustafa Efendi’den sonra hissesi oğlu Kâsım, onun vefatından sonra da 1273 tarihli beratla oğlu Mehmet Efendi’ye intikal etmiştir. 1240/1824 Yılında imamet görevi Kadızade Ali Efendi ve 1295/1878 yılı muhasebe defterine göre de tevliyet Değirmencioğlu Mehmet Ağa uhdesindedir. Yine yukarıda adı geçen beş zat arasından adı Salih olanlardan birisi 1232/1816 tarihinde ecdadının türbesini yaptırmıştır. Bu zatın Müftizade lakabını almış olması ve diğer lakaplar, Seyyid Zülfikar neslinin muhtelif lakaplı aileler ve meslek grupları halinde devam ettiğini göstermektedir.  

 

Seyyid Zülfikar Zaviyesi’nde sakin olan yolcular ve burada eğitim gören gönüllülerin aktivi-tesi hariç diğer köylerden farksız, derme çatma birkaç han ve bir hamamdan başka bina bulunmayan Seydiler, 1320/1904 yılında pazar kurulmasıyla kısa zamanda hızla gelişmeye başlayarak kasaba hüviyetini almıştır.

 

Pazar kurulan ve günümüzde şehir merkezini teşkil eden oldukça geniş arazi, cami, mektep, medrese ve sanayi mektebi inşa olunmak şartıyla belde eşrafından Efendizade Emin Bey tarafından bağışlanmıştır. Bu arsa üzerine ilk olarak inşa edilen bina medrese binasıdır. 15 Aralık 1906 tarihinde inşaatı tamamlanan medresenin tedrisata başlaması, Kastamonu Vilayet Gazetesinin 19 Aralık tarihli sayısında şöyle haber verilmiştir:

 

“Padişahımızın mürüvveti sayesinde Küre Nahiyesi’ne mülhak Seydiler Karyesi’nde ve 320 senesinde kurulan Pazar Mevkii’nde Kepez Karyesi ahalisinden ve yetkili hocalardan Mollamusazâde Ali Efendi’nin sahip olduğu arsa üzerine her masrafı kendi tarafından karşılanmak üzere inşasına başlanan yarı kargir bir bab medresenin bu kere inşaatı bitirilmesine mebni geçen cumartesi günü ulema ve birçok ahali hazır olduğu halde, “padişahım çok yaşa! Dua ve nidaları tekrar edilerek açılış merasimi icra edilmiştir. Müteakiben Ali Efendi tarafından tedrisata başlanıldığı öğrenilmiştir.

 

Hulusi niyet üzere olmak şartıyla bu gibi güzel hizmetleri hiçbir Müslüman yoktur ki minnet ve şükranla karşılamasın.”

 

Medresenin tedrisata başladığı günlerde karakol binasının inşaatı da devam ediyordu. Kısa zaman sonra tamamlanan binanın askeriyeye devri için yapılan 4 Kasım 1906 tarihli müracaat üzerine jandarmanın göreve başlamasına dair Dâhiliye Nezareti’nden valiliğe yazılan ve o günkü Seydiler’i de tatlı bir üslup ile tarif eden 14 Teşrinisani 1324/27 Kasım 1908 tarihli emirde şu ifadelere yer verilmiştir:

 

“Kastamonu Vilayet-i Celilesine,

Kastamonu’dan İnebolu’ya uzanan şose üzerinde ve Seydiler Karyesi Mevkii’nde haftada bir defa kurulmak üzere iki sene evvel tesis ve teşkil edilmiş olan pazarın günden güne terakki etmekte olmasına ve diğer günlerde de birçok yolcu gelip gecelemekte olduklarına mebni ma-halli emniyetin temini zımnında bölge eşrafından Efendizade Emin Bey tarafından bağışlanan arazi üzerine yaptırılmış olan karakolhanede miktar-ı kâfi jandarma ikamesine izin verilmesi vilayet-i celilelerinden bildirildiği ve arazinin adı geçen tarafından bağışlandığı ve hamiyet buyurduğu beyanıyla icabı hâlin icrası Seraskeri Makamından tevdi buyrulan tezkerede iş’ar olunmuş ve Vilayet Jandarma Alayı mürettebatından icap eden efradın ayrılarak mezkûr karakolhanede ikamesi hususunda Terbi-i Muamelat Komisyonunca ifade kılınmış olmakla ol babta savb-ı düsturiyyelerine tebliği inha kılındı.”

Söz konusu arsa üzerinde bir iki yıl içinde mektep, medrese ve diğer medeni müesseselerin vücuda getirilmesi sonucunda Seydiler adındaki mevki kasaba hüviyetine kavuşmuştur. Bu-nun üzerine ihtiyaç duyulan bir cami için teşebbüse geçilmiş, 1908 yılı başlarında hazineden kırk sekiz bin kuruş tahsis edildiğine dair Padişah II. Abdülhamit Han tarafından ferman sâdır olmuş ve aynı yıl Ağustos ayının on beşinde, mevlit kandilinin ertesi günü muhteşem bir törenle Hamidiye adıyla anılan camiin temeli atılmıştır. “Vaz’ı Esas-ı Resm-i Bihîni, Teşrif-i Âli-i Vilayetpenâhi” başlığıyla, Kastamonu Vilayet Gazetesi’nin 1735 numaralı sayısında çift sütunda yayımlanan haber özetle şöyledir:

 

“Kastamonu- İnebolu Yolu’nun otuzuncu kilometresinde Seydiler denilen mahal beş altı sene evveline gelinceye kadar derme çatma bir iki handan başka bir şeyi hâvi değildi. Fakat Taşköprü, Tosya, Araç, Daday kazalarıyla merkez kazasının yegâne bağlantısı olan yol üzerinde, Devrekâni, Ağlı ve Küre pazarlarının ortasında, geniş, ilerlemeye müsait bir mevkide bulunması hasebiyle padişahımız sayesinde burasının da medenî eserlerle süslenmesi için istirham edilen pazaryeri kurulmasına izin verilmek suretiyle derhal birçok muntazam bina ve özellikle medrese ve mektep gibi mühim müesseseler vücuda gelmiş ve bölge eşrafından hayırsever Emin Bey tarafından ibtidai ve sanayi mektebi ile bunlara gelir temin edecek dükkânlar inşa edilmek üzere geniş bir arsa bağışlanmıştı. Az zamanda geniş bir kasaba halini alarak çeyrek saat mesafedeki köy burasının bir mahallesi hükmüne girmişti.   

İşte bu mevkide bilcümle masrafı hazineden karşılanmak üzere bir camii şerif inşası hakkında ferman sâdır olmakla valimizin, daha vilayeti ilk gezilerinde bu mübarek mabedin resmi temel atma töreninin, mevlit kandilinin ertesi günü ve aynı zamanda padişahımızın tahta geçiş yıldönümü olan ağustos ayının on beşinci günü icrasını kararlaştırmış ve buna göre hazırlık yapılmasını emrettiğini yazmıştık.

 

Vali Beyefendi (Fuat Bey), kumandan paşa hazretleriyle vilayet erkânı, ulema, meşayih ve memleketin diğer ileri gelenleri beraber olduğu halde saat dört buçuk raddelerinde Seydiler’e ulaşmışlardır. Daha önce gelerek karşılamak üzere hazır bulunan İnebolu Kaymakamı Tevfik Beyefendi ile kazanın memur ve eşrafı, şose boyunca sıralanmış olan mektep ve medrese talebeleri ve civar köylerden gelen binlerce vatandaşı selamlayan vali Beyefendi ve beraberindekiler sevgi gösterileri arasında doğruca köyün mescidine (Seyyid Zülfikar Camiine) gitmişlerdir. Okunan mevlid-i şerifi müteakip kurbanlar kesilerek temel atma merasimine başlanmıştır.

 

Merasimin sonunda her hayırlı işimizin başlangıcında olduğu gibi padişahımızın ömür ve devletine dua edilmiştir. Vilayet müftüsü Hafız Emin Efendi tarafından yapılan beliğ duanın ardından valimiz tarafından dile getirilip hazır bulunanların tekrar eylediği, “padişahımız çok yaşa!” nidaları semalara yükselmiştir. 

 

Vali hazretleri bir müddet istirahat buyurduktan sonra, kumandan paşa ve diğer zevât-ı kiramla beraber vilayet merkezine avdet etmişlerdir.

 

Gerek camii şerifin temel atma merasimi ve gerekse dualar esnasında matbaamız fotoğrafçısı tarafından resimler alınmıştır.”

 

İnşaata başlanılmış ancak hazineden gelmesi beklenen ödeme yapılmadığı için durma noktasına gelmiştir. Valilikten maliye nezaretine çekilen telgrafta, inşaatın yarım bırakılması ve kışın bastırması durumunda şimdiye kadar yapılan masrafın da ziyanına sebep olacağından ödemenin aciliyeti dile getirilmiştir. 21 Kasım 1908 tarihli cevapta o yılın bütçesinden ödeme mümkün olmadığının maliye nezaretinden bildirilmesi üzerine kaba inşaatın kış bastırılmadan tamamlanabilmesi için Eczacı Mehmet Efendi’den alınan yirmi bin kuruş borç parayla camiin çatısı kapatılmıştır.

 

Cami inşaatlarının tamamlanma tarihi ve bânisinin kimliği ile cami inşasının fazileti hakkında ayet ve hadislerin yazılması geleneğine aykırı, düzgün ifadeden mahrum, sanki sırf pâdişaha övgü için yazılmış izlenimi veren ve tamamlanma tarihini değil de temel atma tarihini bildiren kitabesi aynen şöyledir:

 

Bismillahirrahmânirrahim

Bilcümle masârıfı hazine-i hassa-i şâhâneden tesviye olunmak üzere meberrât-ı nihaye-i cenabı hilafetpenâhiye zamimeten Seydilerpazarı nam mahalde inşâsı mukteza-i emr ü ferman-ı hümayun-u tacdâriden olan camii şerifin teyemmünen vaz’ı esası münasebetiyle da’vât-ı bi’lhayr-ı hazret-i pâdişâhi tekrar olunduğuna göre yapılmıştır. Sene 1324

 

Her ne kadar yeni cami yapılmış olsa da kasabanın manevi değeri olan Seyyid Zülfikar Camii ihmal edilmemiştir. Yeni iskân yeri olan Pazar Mevkii’nde hayırseverler tarafından inşa edi-len bir fırın, bir oda, iki adet bakkal ve üç adet demirci ve kalaycı dükkânı, düzenlenen 1327/1911 tarihli vakfiye ile camiin masrafları, müezzin ve kürsü şeyhinin maaşlarına vakfedilmiştir. Kasaba sakinlerinden Mınıkoğlu Hüseyin Ağa aylık on kuruş ücretle vakfa mütevelli, Efendizade Ali Bey ile Küçükhacıoğlu İsmail ağalar da murakıp olarak tayin edilmiştir. Beş altı yıl içerisinde bir ilçe için gerekli olan kuruluşlarını tamamlayarak gelişen Seydiler halkı, haklı olarak belediye teşkilatına kavuşmak için defalarca talepte bulunmuştur. Ancak bu arzusunun gerçekleşmesi için uzun süre sabretmesi gerekiyordu. Bu taleplerinden birisine dair valiliğin Dâhiliye Nezaretine bildirdiği 6 Rebiyülevvel 1330 tarihli mütalaada dile getirilen görüşler özetle şöyledir:

 

“Safranbolu ve İnebolu kazaları dâhilinde belediye dairesi teşkili arzu eyleyen mahallerden Safranbolu dâhilinde Aktaş Nahiyesi merkezi doksan üç ve Toprakcuma yüz otuz üç erkek nüfusu hâvi olmasıyla işbu miktardaki nüfusun belediye seçimine müsait olamayacağı gibi senelik vergi geliri de ancak altı yüz elli kuruş raddesindedir. Nispeten daha fazla nüfusu bulunan Yazı Karyesi de senelik vergiden başka bir nam ve vesile ile gelirlerini artırmaya muktedir olamayacağı aşikârdır. Kaza ve hatta vilayet belediyelerinin hâli bile üzüntü verici durumda olup zaruri harcamalarının toplam gelirlerinin beşte birinden fazla olmaması kanunen şart olmasına rağmen gelirleri iki bin kuruş seviyesinde gösterilen yazı Karyesi’nde teşkil edilecek belediye,  zaruri masraflarından sonra istihdam için kaynak bulamayacaktır.

Küre Nahiyesi’ne bağlı Seydiler Karyesi için daha önce de vuku bulan müracaat üzerine yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı belediye teşkilatı kurulmasının tecviz edilemediği anlaşılmıştı. Bu durumda bu gibi mahallerde belediye teşkilatının, kanuni vazifeleri ve medenî hizmetlerini hakkıyla ifa edecek sebep ve gelirlere kavuşuncaya kadar tehirinin zaruri olduğu vilayet idare meclisinden ifade edilmekle keyfiyet arz olunur. Bu hususta emir ve ferman hazreti men lehü’l emrindir.  6 Rebiyülevvel 1330

Kastamonu Valisi      

 

Pazar rüsumu (harçları) Küre Belediyesi tarafından tahsil edilmiş ve zaman zaman Ağlı ile Seydiler’e belediye teşkilatı kurulması gündeme geldiğinde adı geçen belediye tarafından, bütçesine zarar vereceği gerekçesiyle itiraz edilmiştir.

Osmanlı’nın son dönemine doğru deniz taşımacılığının önemini yitirmesi üzerine İnebolu bağlantılı nakliyat azalmış ve bunun neticesinde Seydiler’in ekonomik ve sosyal hayatı da durgunluğa girmiştir. Bu dönemde devlet görevlileri ve seyyahların hanların bakımsızlığı yüzünden Seydiler’de konaklama sıkıntısı çektiklerine dair şikâyetlere rastlanmaktadır. Ancak Millî mücadele başladığında bu durgunluk yerini kutlu bir faaliyete bırakmıştır.

 

Seydiler, o kasvetli günlerde vatanın can damarlarından birisi olan İnebolu-Ankara hattının önemli menzillerinden olup Sakarya cephesine mühimmat taşıyan kağnı kollarının dinlenme ve bakım yeridir. Küre dağlarını, yokuşlarını bin bir zahmetle aşarak yorgun düşen mübarek kafileler burada dinleniyor, yola devam edemeyecek durumda olan gönüllüler evlerine gönderiliyor, hastalanmış ya da yaralanmış hayvanlar daha zinde olanlarla değiştiriliyor, ihtiyacı olan kağnılar tamir ediliyordu. 

 

Bir yandan iniltileriyle Türk Milleti’nin çekmekte olduğu sıkıntıları dile getirirken, diğer yandan dağları titreten sesleriyle bir destanı, gözü dönmüş dünyaya ilan eden kağnılara ve onların başındaki fedakârlara sığınak olmuştur Seydiler. Sadece sığınak olmakla kalmamış, güzergâhtaki diğer köylerde olduğu gibi, hayatta kalmak için yuvalarına erzak taşıyan karınca katarlarını andıran, namus taşıyan, ümit taşıyan kağnı kollarına elinden gelen desteği esirgememiştir. Had safhadaki yoksulluğa rağmen istiklal uğruna yollara düşmüş, evini ocağını terk etmiş olan insanlara, kurulan hayır kazanlarıyla yemek ikramı yapılmış, dinlen-meleri için her türlü imkân sağlanmıştır.

 

Kağnı kolları, Türk Milleti’nin bağımsızlığına düşkünlüğünü dosta düşmana gösteren ve emsalini tarihin kaydetmediği bir destanın simgesi olduğu gibi aynı zamanda Türk kadınının kahramanlıkta erkeğinden farklı olmadığını da göstermiştir. Oğlunu cepheye gönderip yokluklar içinde bacasını tüttürmeye çalışan analar, daha elinin kınası solmadan erinden ayrı kalmış taze gelinler, yavrusu acıktığı zaman ne yedireceğini kara kara düşünen bacılar, beterin beteriyle karşılaştıklarında bağımsızlık uğruna ölüm dâhil fedakârlıkta sınır tanımadığını ilan etmiştir. Zira kağnı kollarında görev alanların dörtte üçü kadın, kalanı da yaşlı erkeklerdi. Kadınlar arasında bir veya birkaç çocuğunu beraberinde götüren, sırtında taşıyan, hatta yolda doğum yapanlar bile olurdu. Kırk kağnılık konvoyda otuz kadın, sekiz çocuk ve iki de aksakallı ihtiyarın olduğunu ifade eden kağnı kolu komutanlarından Enver Behnan Şapolyo, hatıratına şöyle devam etmektedir:    

 

“Kağnılar menzillerden cepheye iki sıra teşkil eder. Bunlar bir bostan dolabının kodalları gibi mütemadiyen harekettedir. Bir yerden cephaneyi alır, bir yere döker.  Ağır gider fakat yirmi dört saat mütemadiyen harekettedir. Birinci sıra gider, ikinci sıra döner. Karıncaların yuvalarına yem taşımalarına benzer. Bu kağnılar vilayet vilayet parasız Ankara’ya çıkarlar. Vazifesini yapan köyüne döner.  Ordunun mîrî malı değildir. Bu mühim olan vazifeden kimse kaçmıyor. Seve seve yapıyor. Hem kendine ve hem de nesline hizmet etmektedir.”

İnebolu’dan Kastamonu’ya kadar yaklaşık yüz kilometre mesafedeki dağlar, uçurumlar, çetin tabiat şartları, karanlık ve soğuk gibi tehlikelerle dolu bu kutlu seferde, yaralananlar, hastalananlar ve şehit olanların bulunduğu şüphesizdir. Bilhassa 1921 yılı aralık ayı çok sert geçmiş, her biri ibretlik donma hadiseleri çoğalmıştı. Şükran borçlu olduğumuz şehitlerin hemen hepsi o günlerin karanlığında ya unutulmuş ya da birkaç kişinin hatıraları arasında kalmıştır. Şerife Bacı bunlara serdar olmuş, sembolleşmiş bir Türk anasıdır.

Kastamonu Havali Komutanlığı’nda görevli Yazar Nurettin Peker, Şerife Bacı hakkında şunları nakletmektedir:

 

“1921–22 kışı çok sert olmuştu. Ankara yolundaki dolu kafileler arasında tabii sayılan don hadiseleri yalnız kendi çevrelerinde birer destan olurken bu hadise kahramanlarından bir tanesi şehrin kapısı sayılan Kışlaönü’ne kadar gelmiş, yani taşıdığı millet yükünü canı pahasına menzil-i maksuduna ulaştırmıştı. Bu hadise şehir halkının gözleri önünde cereyan ettiği için herkesi üzdü, ağlattı.

 

O günkü vazifelilerden olup bu günün Kastamonu tüccarlarından Cemil Pattaban’ın anlattığına göre 1921 Aralık ayında birdenbire bastıran kar yolları kapamış, cepheye giden taşıt kolları geceye kalmadan yakın hanlara, köylere sığınmışlardı. Böyle fırtınalı bir gecede sabaha kadar yağan kar altında kalanların arasıra olduğu gibi yine kara haberleri beklenirken, o gece kar tipisine rağmen vatan aşkı ile ancak Kastamonu Kışlası’nın önüne kadar gelebilen cephane yüklü bir kağnı arabasının yanına ilk gidenin gördüğü acı manzara dehşetti.

 

Hadiseyi görenin kışlaya haber vermesi ile Menzil Mıntıka Müfettişi Osman Bey, derhal Merkez Kumandanlığı Askerî İnzibat Posta Başmuavini Devrekânili Cemil ve Beşiktaşlı Rıfat çavuşları mahalline koşturmuştur. Her nasılsa kafileden geri kalmış genç kadının cephane yüklü kağnısı ile yorgun argın bir halde ancak Kışlaönü’ne kadar gelebildiği ve şehre girmek nasip olmadan şose kenarında sabaha karşı donduğu anlaşılmıştır.

 

Öküzleri geviş getiren bu kağnı arabasındaki kıymetli yükü korumak için üstüne yorganını örten bu genç kadının bir elinde övendere, kollarını gererek yorganın üzerine abanarak kaldığı vazifeliler tarafından görülmüştür. Rıfat Çavuş öküzleri koşarken Cemil Çavuş da şehidin üzerindeki karları süpürmüş ve her ikisi de gözyaşları arasında, kolları ve bacaklarından tutarak kaldırırlarken yorganın altından birdenbire çığlığı basarak ağlayan bir çocuk sesi işitilince şaşırmışlar ve şehit anayı yana çekip hemen yorganı kaldırmışlardır.

 

Gördükleri şaheser tablo şu olmuştur:

Otlara sarılı top gülleleri arasına yerleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun dondan kurtulduğu ve müdahale üzerine uyanarak meme için ağlamağa başladığıdır. Cephanesi ve yavrusu uğruna kendisini feda eden bu kahraman anayı ve yavrusunu arabaya yerleştiren çavuşlar, baş başa ağlaşarak gün doğarken yola düzüldüler.

 

Öküzler aç ve zayıftı, arabayı çekemediler. Çavuşlar koşuldular, öküzlere yardım ettiler. Bu mukaddes ve muazzam yükü gurur ve iftiharla fırka dairesinin önüne kadar çektiler. Kumandan ve maiyeti, arabanın başına geldiler. Bir dakika ihtiram sükûtu yaptıran Kumandan Osman Bey, bu hazin tablo karşısında gözleri yaşararak,  “Türk kadını dünyada emsali bulunmayan kahraman bir anadır. Öyle bir anadır ki tarihte nice kahramanlar, cihangirler doğurmuştur. Arkadaşlar, Millî Mücadele’yi kazanacağımızın en büyük misali işte önümüzde biri ölü, biri diri yatıyor” diyebilmiş ve teessüründen daha fazla konuşamamıştır.

Yavruya sütanası ve ölüye belediyece kefen vesaire masrafı temin edilerek Kastamonu muhitini iyi bilen Cemil Çavuş, ananın hüviyetini tespite memur edilmiştir. Cemil Çavuş, şehidin alaca önlüğünden ve başındaki çarından köyünü keşfederek hanları dolaşmış ve Seydiler köylüleri bularak getirmiş ve göstermiştir. Onlar da tanımışlar, ağlaşmışlar ve bu şehit ana ile yavrusunu göğüslerine basarak köylerine götürmüşlerdir.

 

Henüz ismi tespit edilemeyen bu aziz Türk kadınının bugün kendisi gibi bir ana olan yavrusu da acaba hangi kahramanları doğurdu?

 

Ey isimsiz kahramanlar! Siz sağ iken vatan var olacaktır. İstiklal Savaşı’nda adları sanları belirsiz ne analar, ne babalar, ne yavrular vardır ki cephane taşırken yol boyunda ölmüşler ve fakat nüfus kütüklerine formalite icabı, “eceliyle köyünde vefat” kaydı ile işaretlenmiş-lerdir. Fakat bunlar Türk şairlerine birer ilham kaynağı olmalıdır.”    

  

Şerife Bacı’nın kızının adının Sıdıka olduğu ve genç yaşta çocuksuz olarak vefat ettiği veya bir subay tarafından evlatlık olarak alındığı ve Eskişehir’de yaşadığı yolunda rivayetler varsa da bu bilgiler kesinlik kazanmamıştır. Ancak birçok Türk büyüğü gibi Şerife Bacı da birkaç metrekare yere sığmamış, Sıdıka da nüfus kütüklerinin sayfalarından taşarak Türk Milletinin gönlündeki cennette karar kılmıştır.    

 

Şerife Bacı anısına Kastamonu Valiliği önüne ve İnebolu’da İstiklal Yolu’nun başladığı noktada birer anıt dikilmiştir. Seydiler Belediye Başkanlığı da cumhuriyetin ellinci yılında belediye binası önüne Şerife Bacı’nın rölyefini yaptırmış, ana caddeye de adını vererek ismini ebedileştirmiştir. Böylece Şerife Bacı, başta Seydiler olmak üzere İnebolu’da, Kastamonu havalisinde ve Türk Milleti’nin kalbindeki müstesna yerini almıştır.   

 

 

Seyyid Zülfikar Türbe Kitabesi:

Lâ ilâhe illallahül melikü’l hakku’l mübin

Muhammedü’r rasulullahi s3adiku’l va’dü’l emin

Sahibü’l hayrât vel hasenât

Müftizade es-Seyyid Salih Ağa. Türbe-i es-Seyyid

Zülfikar kaddesallahü’l aziz. Sene 1232

--------------------------

Sabuncular Camii tarihi 662/1263–64

Vali Fuat Bey

 Yayın:14.06.2012 - Güncelleme:14.06.2012 - 21:37 - Görüntülenme:195